Her şey bir hesap hatası gibi…
Oradan bakınca varsın, buradan bakınca yoksun.
Madem rakamları yanlış verdin,
bana yardımcı olacaksın. 

-“Ayyh çok nostaljik.” dedi. 
-“Şizofrenik.” dedim. 
-“Ama görmüyo musun ne güzel.” dedi.
-“Aslında o yok.” dedim.
Olmayan şeyin özlemini çekiyordu. Farkında değildi.

Nostalji bir “Hiç”lik durumudur .

Bitmeyen yollar.
Yeni ama hep aynı haritalar.
Hep bir şey unutmuş hissi.
Mavi sonbahar ama yolun rengi sarı.
Sayılar, şifreler…

Her gün birbirinin aynısı.
Ama hep farklıymış gibi uyanmak, kandırmak, dayanmak…

Uzak değil, yakın değil. En içimde. Zamanı yok, mekanı yok.
Sanki hiç olmayacakmış gibi ama hep varmış gibi.
Akmacalı sevmek. Ne iyi!

o gece kalbimi açtın,
gözyaşlarını içime akıttın…

yatak döşek yatıran cinsten,
tüm hücrelerinde,
teninin her yerinde…
…hissediyosan,
his diyosan,
his oluyosan…
bırak olsun,
ne güzel olurdu!

…Ağzım kurumuştu. Çarşaf bedenimin yarısını örtüyodu, çarşafın beyazlığı başımın ağrısını geçirmişti. Televizyon açık kalmış, sesi komşu ülkelerin sanatçılarının şarkılarıyla cızırdıyordu.Gözlerimi açamamıştımki kapının sesini duydum. Dönüp baktığımda üstünü giyinmiş, makyajını yapmıştı. Ayakkabılarını giymemiş elinde tutuyordu. Çıkacaktı…  “Nereye” dedim. Döndü, bana baktı. Çaresizliğinde boğulan bakışlarını gözkapaklarıyla gizledi. Ayakkabıları yere bıraktı.Pahalı ayakkabılardı.“Gelsene” dedim. Gülümsedi.Usulca yürüyüp, yanıma yattı.“Gidecek miydin?” dedim.Bana baktı. Konuşmadı. Sus diyordu.Uyanmasaydım gidecekti belki de.Bir kez olsun rolleri değiştirmek istemişti.“Gidemedim” dedi. Sarıldı. Televizyonu kapattım. Uyuduk.Sabahın ilk ışıkları, tozlu otel odasının penceresinden yatağa vuruyordu.Tekrar uyandığımda, uyuyordu. Bi süre onu izledim. İçimdeki kocaman boşluğu doldurmak gibi bir gayesi var diye düşündüm. Benimle yeni yaralar açıyordu, bense onunla yaralarımı sarmaya çalışıyordum…Seksenli yıllarda sadece zenginlerin evlerinde görebilceğimiz möblelerle döşenmiş otel odamızın halıfleksinde yanıklar vardı. Gardıropun aynası tozluydu. Diğer herşey gibi.Pencereden içeri giren ışıkta toz hüzmeleri vardı. Komidin ahşaptı, ince uzun dört ayağı vardı ve çekmecesinden ağır bir sunta kokusu yayıyordu.Üstündeki telefon, küçükken babamın işyerinde kullanılan telefonlara benziyordu. Telefonun yanındaki kültablasında yarım kalmış cigarayı yaktım,Nefesimi odaya giren ışığın içinde dans eden tozlara doğru üfledim. “Uyanalım mı?”dedi“Sevişelim mi?” dedim.Benimle sevişmeyi seviyordu. Kollarıyla beni kendine, ağzımdaki dumanı da ciğerlerine çekti. Onca şeye rağmen çok ateşli öpüyordu. Hiç konuşmadık…

…Ağzım kurumuştu.
Çarşaf bedenimin yarısını örtüyodu, çarşafın beyazlığı başımın ağrısını geçirmişti.
Televizyon açık kalmış, sesi komşu ülkelerin sanatçılarının şarkılarıyla cızırdıyordu.
Gözlerimi açamamıştımki kapının sesini duydum.
Dönüp baktığımda üstünü giyinmiş, makyajını yapmıştı.
Ayakkabılarını giymemiş elinde tutuyordu. Çıkacaktı…
 
“Nereye” dedim. Döndü, bana baktı.
Çaresizliğinde boğulan bakışlarını gözkapaklarıyla gizledi.
Ayakkabıları yere bıraktı.
Pahalı ayakkabılardı.
“Gelsene” dedim. Gülümsedi.
Usulca yürüyüp, yanıma yattı.
“Gidecek miydin?” dedim.
Bana baktı. Konuşmadı. Sus diyordu.
Uyanmasaydım gidecekti belki de.
Bir kez olsun rolleri değiştirmek istemişti.
“Gidemedim” dedi. Sarıldı.
Televizyonu kapattım. Uyuduk.
Sabahın ilk ışıkları, tozlu otel odasının penceresinden yatağa vuruyordu.
Tekrar uyandığımda, uyuyordu. Bi süre onu izledim.
İçimdeki kocaman boşluğu doldurmak gibi bir gayesi var diye düşündüm.
Benimle yeni yaralar açıyordu, bense onunla yaralarımı sarmaya çalışıyordum…

Seksenli yıllarda sadece zenginlerin evlerinde görebilceğimiz möblelerle döşenmiş otel odamızın halıfleksinde yanıklar vardı. Gardıropun aynası tozluydu. Diğer herşey gibi.
Pencereden içeri giren ışıkta toz hüzmeleri vardı.
Komidin ahşaptı, ince uzun dört ayağı vardı ve çekmecesinden ağır bir sunta kokusu yayıyordu.
Üstündeki telefon, küçükken babamın işyerinde kullanılan telefonlara benziyordu.
Telefonun yanındaki kültablasında yarım kalmış cigarayı yaktım,
Nefesimi odaya giren ışığın içinde dans eden tozlara doğru üfledim.
“Uyanalım mı?”dedi
“Sevişelim mi?” dedim.
Benimle sevişmeyi seviyordu.
Kollarıyla beni kendine, ağzımdaki dumanı da ciğerlerine çekti.
Onca şeye rağmen çok ateşli öpüyordu.
Hiç konuşmadık…

Ben,
her sevişmemde
seninle oluyorum.

Tozlu bir otel odasında,
kirli aynalarda baktım sana.
Yine çok güzel kokuyordun.
Bense kokusuz yastıklarda
akıyorum,
ruju dudaklarında durmayan
bir kadının kasıklarından.

Öfkeden ağlayarak seviştim kokusuz yastıklarda,

sen sonbahar kokunu tenimde bırakmışken…

Uyuyamadım.

Kadın olmak istiyorum,

sen bir erkeğin saçlarını okşadığında.

Senin gibi büyücü bir kadın.

                     çoklubenlikleriniçokçakişidekirlettiğimkimlikler.                     Bana öyle görünüyo ki,
                     istisnai olmaksızın,
                     şizofren olarak görüntülenen yaşantı ve davranış,
                     bir kişinin yaşanamaz bir durumda yaşamak için icad ettiği
                     özel bir stratejidir…

                     çoklubenlikleriniçokçakişidekirlettiğimkimlikler.

                     Bana öyle görünüyo ki,

                     istisnai olmaksızın,

                     şizofren olarak görüntülenen yaşantı ve davranış,

                     bir kişinin yaşanamaz bir durumda yaşamak için icad ettiği

                     özel bir stratejidir…

Bir fotoğraf.
Bu kadar zor olmamalıydı.
…yani ben seni aslında başka birilerinde zaten tanımıştım.
İşte o fotoğraf,
seni onlardan ayıracaktı.
Bunu gerçekten istedim, emin ol.
Sen istemedin.
“Bellek” ki bir gizli dil,
ama
“benlik” ki koyu tutkal.

Fotoğraf yok.

Sen de yoksun.